온라인에서 오가는 댓글과 tepkiler ‘kamuoyu’ gibi görünse de, gerçekte belirli eğilim ve koşullara sahip kullanıcı gruplarına doğru ‘eğik’ bir yapı sergilediği belirtiliyor. Özellikle algoritmaların görünürlük ve sıralamayı belirlediği SNS ortamında, aynı içeriği gören iki kişi bile bambaşka bir ‘gerçeklik’ deneyimliyor. Bu nedenle dijital alanı toplumun doğrudan bir ‘küçültülmüş kopyası’ gibi görmek tehlikeli bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.
24’ünde (yerel saatle), ‘The Jordan Harbinger Show’ podcast’inin ortak sunucusu ve yapımcısı Gabriel Mizrahi(Gabriel Mizrahi), internet yorum alanlarının sanıldığı gibi tarafsız bir forum olmadığını, aksine ‘belirli bir demografik gruba’ kaydığını söyledi. Özellikle yorum yapan kullanıcıların profilinin zaten baştan dengesiz bir dağılım gösterdiğini vurgulayan Mizrahi, yorum bölümlerinde ‘işsiz erkek’ oranının dikkat çekici biçimde yüksek olduğuna işaret etti.
Bu tablo, ‘yorum sayısı’ ya da ‘beğeni sayısı’nın her zaman çoğunluğun sesini temsil etmediğini gösteriyor. Sesi en çok çıkan grubun, tüm toplumun ‘ortak fikri’ gibi algılanmasına yol açan bir illüzyon doğuyor. Bunun sonucunda, “herkes böyle düşünüyor” yanılgısı oldukça kolay yayılabiliyor. Dolayısıyla çevrimiçi tartışmaları okurken sadece ‘ne söylendiğine’ değil, ‘bunu kimin söylediğine’ de dikkat etmek gerektiği vurgulanıyor.
Mizrahi’ye göre sosyal medya yorumları da sanıldığı gibi kendiliğinden oluşmuş nötr tartışma alanları değil, platform tasarımının ve algoritmik seçimlerin doğrudan ürünü. Kullanıcıların büyük bölümünün ekranda gördüğü yorumlar, esasen ‘algoritma tarafından seçilip öne çıkarılmış’ içeriklerden oluşuyor. Aynı gönderiye bakan iki kullanıcı, ilgi alanları, platformda geçirdikleri süre ve geçmiş etkileşim verileri nedeniyle bambaşka yorum gruplarına maruz kalabiliyor. Böylece, her bir kişi kendi ekranında farklı bir ‘hava’ ve ‘kamuoyu’ manzarasıyla karşılaşıyor.
Sorun şu ki, bu tür bir algoritmik kürasyon, kullanıcıların ‘editlenmiş kamuoyu’nu gerçek kamuoyu sanmasına yol açıyor. Mizrahi bu noktada, tükettiğimiz bilginin arkasındaki görünmez güçlere dikkat etmemiz gerektiğinin altını çiziyor. Yani SNS yorumlarını ‘gerçekliğin doğrudan yansıması’ gibi görmek yerine, bu yorumların hangi sırayla, kimler tarafından ve ne şekilde öne çıkarıldığını da hesaba katan ‘eleştirel bir okuma’ pratiği gerekiyor.
Mizrahi, dijital tartışmalardan ayrı olarak, ev içinde yapılan hassas konuşmaların da tek bir doğru kalıba sığdırılamayacağını belirtiyor. Çocuklarla ‘zor’ konuları konuşurken sadece yaşa değil, çocuğun ‘gelişimsel düzeyi’ ve duygusal olgunluğuna bakmak gerektiğini savunuyor. Ona göre 16 yaşında bir çocuk bu tür konuşmalardan tamamen ürkebilirken, 10 yaşındaki bir başkası hazır ve alıcı olabilir.
Burada ‘temel nokta’, çocuğun hiç rahatsızlık duymamasını sağlamak değil. Tam tersine, rahatsız edici duygular ortaya çıktığında onlarla nasıl başa çıkacağını öğrenmesine yardımcı olmak. Mizrahi, “Duyguları hiç tetiklememeye çalışmaktansa, ortaya çıktıklarında bunları yönetmeyi öğretmek çok daha değerli” diyerek, ‘duygusal eğitim’in sağlıklı gelişim ve iletişimin ana zemini olduğunu vurguluyor.
Aynı bağlamda, çocuklara karşı ‘dürüst olmak’ ile ‘her şeyi olduğu gibi anlatmak’ arasına da net bir çizgi çekiyor. Mizrahi, ‘samimiyet’in, her zaman ‘özenli ve hassas bir üslup’un önüne geçemeyeceğini söylüyor. Yani ‘içten’ olmak, çocuğa tüm detayları aktarmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Özellikle hassas konularda asıl önemli olan, bilginin ‘miktarı’ değil ‘nasıl aktarıldığı’. Çocuğun anlayabileceği çerçevede, duygusal olarak taşıyabileceği bir yoğunlukta bilgi vermek; gereksiz ayrıntılardan, sert tasvirlerden ve aşırı bağlamdan kaçınmak gerekiyor. Bu yaklaşım, ‘aşamalı açıklık’ ya da ‘kademeli dürüstlük’ olarak tarif ediliyor.
Mizrahi, eleştiri ve geri bildirimlerin, özellikle sanat ve yaratıcı üretim alanlarında neden bu kadar can yakıcı olabildiğini de kişisel deneyimi üzerinden aktarıyor. Kendi yazarlık sürecini örnek vererek, uzun süre ‘yazdıklarını kendisiyle özdeşleştirdiğini’, bu yüzden editoryal notların adeta ‘kişisel saldırı’ gibi hissettirdiğini anlatıyor. Yaratıcılar, ürettikleri işe kimlik ve özgüvenlerini güçlü bir şekilde bağlama eğiliminde. Bu nedenle yapılan eleştiri, ‘ürüne’ değil ‘kişinin karakterine’ yönelmiş gibi algılanabiliyor.
Bu yapıyı fark etmek, hem geri bildirim veren hem de alan taraf için önemli. Eleştiri sunan kişi, sözlerini ‘kişiyi değil işi’ hedef alacak şekilde daha incelikli kurgulayabilir. Eleştiri alan yaratıcı ise, kendi duygusal tepkisini fark ederek ‘benlik’ ile ‘çalışma ürünü’nü birbirinden ayırmaya yönelik bir iç disiplin geliştirebilir. Böylece geri bildirim, kimlik yaralayan bir saldırıdan çok, işin niteliğini artıran bir araç haline gelebilir.
Sonuç olarak, online yorum alanlarının tarafsız olmayışı, algoritmaların ‘görünür kamuoyu’ nu şekillendirmesi ve duygularla kimliklerin iç içe geçtiği iletişim sorunları, ilk bakışta farklı başlıklar gibi dursa da derin bir ortak paydada buluşuyor. Buradaki ortak nokta, ‘gördüğümüz şeyin hiçbir zaman tüm resim olmadığı’. Hem dijital ortamda hem ev içi iletişimde hem de yaratıcı üretim süreçlerinde, bilgiyi nasıl aldığımız, kime ait olduğunu nasıl okuduğumuz ve hangi duygusal zeminde işlediğimiz, nihai yargılarımızı ciddi biçimde etkiliyor.
Bu nedenle, ‘online yorumlar’ı, ‘aile içi hassas konuşmaları’ ve ‘yaratıcı süreçlerdeki eleştirileri’ sağlıklı biçimde yönetebilmek için iki beceri öne çıkıyor: ‘eleştirel düşünme’ ve duyguları yönetebilen bir iletişim yeteneği. Mizrahi’nin mesajı, dijital alandan özel hayata ve çalışma odasına kadar tüm sahalarda aynı yerde birleşiyor: Görüneni sorgulayan, duyguları tanıyıp işleyebilen bir bakış açısı, sağlıklı bireysel ve toplumsal iletişimin temel koşulu.
Yorum 0