İçerik üreticilerinin ‘진정성’ ile ‘izlenme sayısı’ arasında sıkışıp kalması artık medya sektörünün yapısal bir sorunu haline geldi. Özellikle YouTube gibi ‘algoritma’ temelli platformlarda, yaratıcılar kendi ilgi alanlarından çok, ‘izleyicinin en çok tıkladığı ve en çok tepki verdiği’ konulara yönelmeye zorlanıyor. Bunun sonucunda çevrimiçi tartışma alanı giderek daha ‘uç’ görüşlere kayıyor; farklı fikirlerin karşılaşmasındansa, çoğunlukla ‘확증편향의 방’ içinde tek tip görüşün yankılandığı bir ortam oluşuyor.
İngiltere doğumlu araştırmacı gazeteci ve belgesel yapımcısı 앤드루 골드(Andrew Gold), bu dönüşümü en yakından deneyimleyen isimlerden biri. BBC’de 구마 의식, 사이언톨로지, 극단주의 ideolojiler gibi hassas konuları ele alan belgeseller hazırlayan 골드, şu anda YouTube’daki ‘Heretics’ kanalında 컬트 psikolojisi, davranış manipülasyonu ve ideolojik aşırılıkları inceliyor. 2024’te yayımlanan ‘The Psychology of Secrets: My Adventures with Murderers, Cults and Influencers’ kitabında da, politika yelpazesinin her köşesinde ‘teşvik mekanizmasının’ nasıl radikalleşmeyi ve ideolojik kapanmayı körüklediğini anlatıyor.
골드’a göre içerik üreticisinin günlük hayatı, ‘gelir’ ile ‘kimlik’ arasında süren bitmeyen bir çekişmeye dönüşmüş durumda. Platform algoritmaları, yalnızca ‘en yüksek etkileşimi alan başlık ve konuları’ öne çıkardığı için, üreticiler aynı temalara tekrar tekrar dönmeye mecbur kalıyor. Birkaç kez farklı bir konu denendiğinde performans düşerse, bu sadece o videoyu değil, sonraki içeriklerin erişimini de ‘d domino etkisiyle’ vuruyor. Yani ekonomik teşvikler, zamanla içerik yönelimini adeta ‘kilitleyen’ bir mekanizmaya dönüşüyor.
골드, kendi deneyimleri üzerinden bu açmazı somutlaştırıyor. Belirli bir konu türü istikrarlı gelir sağladığında, bir noktadan sonra şu soru kaçınılmaz hale geliyor: “Bunu gerçekten ilgi duyduğum için mi çekiyorum, yoksa sadece izleyici ‘bunu’ istediği için mi?” İzleyici gözünde tutan belli bir format ve konu seti oluştuğunda, tekrar kendi gerçek ilgi alanlarına dönmek oldukça zorlaşıyor. Böylece içerik üreticisinin ‘yaratıcı iradesi’, ‘algoritmanın beklentileri’ karşısında giderek zayıflıyor.
Bu tablo, 골드’un yorumuna göre yalnızca kişisel bir kariyer sorunu değil; aynı zamanda ‘algoritma çağında medya ekosisteminin yapısal bir bozukluğu’. YouTube benzeri platformlar, belirli politik meseleler, kültür savaşları ve tartışmalı figürleri konu alan içeriklerde daha yüksek katılım olduğunu fark ettikçe, bu videoları daha agresif şekilde öneriyor. Böyle bir ortamda ‘sakin ama öğretici içerikler’ giderek arka plana itiliyor; yerine, ‘daha kışkırtıcı, daha bölücü ve daha kutuplaştırıcı içerikler’ stratejik bir tercih haline geliyor.
골드, algoritmayı ‘sadece teknik bir kod’ değil, ‘insan doğasını büyüteçle yansıtan bir ayna’ olarak tasvir ediyor. Ona göre sorun, sistemin bilinçli bir kötülüğü değil; ‘insanların daha uzun süre izlediği, daha çok paylaştığı ve en sert tepki verdiği videoları daha fazla ödüllendiren’ ödül yapısı. Platformlar, kullanıcı davranış verilerini işleyerek ‘hangi videonun ne kadar iyi gideceğini’ tahmin ediyor ve bu tahminin kendisi algoritmayı oluşturuyor.
Bu süreçte en güçlü şekilde ortaya çıkan unsur ‘확증편향’ yani *confirmation bias*. İnsanlar zaten inandıkları fikri destekleyen içeriklere daha uzun süre bakıyor, daha çok yorum yapıyor ve daha sık paylaşıyor. Bu davranış kalıpları veri tabanında iz bırakıyor; algoritma da bu veriyi öğrenerek benzer içerikleri tekrar tekrar önlerine getiriyor. Sonuçta kullanıcı çevresi, giderek aynı argüman ve benzer bakış açılarıyla çevrili hale geliyor; 골드’un ‘에코체임버(메아리방)’ dediği yapı böyle kuruluyor.
Bu yapı yalnızca izleyiciyi değil, içerik üreticisinin düşünme biçimini de dönüştürüyor. Bir süre sonra üretici, “Ben bu cümleyi gerçekten böyle düşündüğüm için mi kuruyorum, yoksa algoritmanın ve izleyicinin ne duymak istediğini bildiğim için mi böyle konuşuyorum?” sorusuyla yüzleşiyor. 골드, ‘algoritmanın bize başta sahip olmadığımız görüşleri bile benimsetme baskısı yarattığını’ savunuyor ve bu baskının, popülerlik ve görünürlük yarışının sertleşmesiyle daha da ağırlaştığını vurguluyor.
Tartışmalı kişileri konuk almak veya hassas toplumsal konuları işlemek ise başka tür bir risk alanı açıyor. 골드, belirli bir ismi programa çağırdığınızda, hem o kişinin hayran tabanının hem de ona karşı olan cephenin içeriğe akın ettiğini anlatıyor. Ancak bu kitleler çoğu zaman ‘açık bir tartışma alanına’ katılmıyor; bunun yerine, sunucunun konuğuyla ‘ne kadar aynı düşündüğünü’ denetlemeye girişiyor. Birkaç farklı soru tonu veya mesafeli bir eleştiri, hızla ‘ihanet’ suçlamasına dönüşebiliyor; aynı anda konuğu yeterince sert eleştirmediği gerekçesiyle de saldırı alabiliyor. 골드’un gözlemlerine göre, bu iklimde ‘samimi ve derin bir diyalog’ kurmaya çalışan moderatör, iki cepheden birden hedef haline gelebiliyor.
Ayrıca 골드, çoğu zaman ‘sayısal olarak küçük ama çok örgütlü grupların’ söylem alanını orantısız biçimde domine ettiğine dikkat çekiyor. Örneğin cinsiyet kimliği etrafında süren tartışmalarda, ‘젠더 크리티컬 울트라’ diye anılan gruplar internet üzerinde büyük bir ağırlık oluşturuyor; fakat bu kitlenin gerçekte nüfusa oranla ne kadar olduğu belirsiz. Buna rağmen çok disiplinli ve sürekli ses çıkarmaları, platformların, basının ve siyaset kurumlarının karar süreçlerinde anormal derecede etkili olmalarına yol açıyor.
골드, çağdaş siyasetin ‘büyük çadır(Big Tent)’ kurma kapasitesini hızla kaybettiğini düşünüyor. Oysa seçim kazanmak için geniş ve farklı görüşleri içeren ittifaklar gerekiyor. Buna karşın çevrimiçi politik kültür, ‘daha küçük fraksiyonlara ve alt gruplara bölünmeyi’ teşvik ediyor. Her grup, kendi değer ve taleplerini ‘pazarlık edilemez hakikat’ olarak görüyor; diğer gruplarla uzlaşmayı ise ‘taviz’ ve ‘ihanet’ olarak damgalıyor. Bu bakış açısı yaygınlaştığında, “dünyanın mutlaka benim istediğim biçimde işlemesi gerektiği” inadı ortaya çıkıyor ve toplumun bağ dokusu zayıflıyor. Siyasi aktörler arasındaki ‘orta alan’ daralırken, savunma ve saldırı refleksiyle hareket eden çok sayıda ‘küçük ama radikal’ grup kalıcı hale geliyor.
Bu çerçevede 골드, ‘siyasi bütünlüğün’ kendi yapısından ötürü tehdit altında olduğunu savunuyor. Farklı fikirlerin bir arada yaşadığı demokratik toplumlarda, belli bir düzeyde uzlaşma ve esneklik şart; ancak aşırı derecede parçalanmış kimlik ve inanç grupları, bu esnekliği tanımak istemiyor.
골드’un ele aldığı radikalizmin belki de en kritik göstergesi, ‘şüpheye yer bırakmayan tutum’. Bazı kamplarda, kişinin kendi dünya görüşünü anlık olarak gözden geçirmesi ya da koşullara göre ufak ayarlamalar yapmaya çalışması bile hemen ‘dönek’ veya ‘fırsatçı’ damgası yemesine neden oluyor. 골드, bu tür insanları ‘ideolog’ olarak tanımlıyor ve ‘kendine en küçük bir soru bile yöneltemeyen zihniyetin’ başlı başına alarm verici olduğunu söylüyor.
Buna karşılık, kendisiyle aynı fikirde olmayan ama dürüstçe tartışma yürütmeye çalışan insanlarla yaşadığı deneyimler çok farklı. 골드, argümanlarına sert ama temelli eleştiri getiren, sorular soran ve gerçekten anlamaya çalışan kişilerle kurduğu diyalogların “onu epey düşündürdüğünü” anlatıyor. Saldırı yerine dürüst bir karşı çıkış ve dikkatli sorular olduğunda, ‘öz eleştiri’ ve ‘bakış açısını güncelleme’ için gerçek bir alan açıldığını belirtiyor.
Ne var ki 골드, ‘iyi niyetli eleştiri’ ve ‘seviyeli tartışma’ örneklerinin giderek azaldığını düşünüyor. Algoritmik ödül sistemi ve ‘fandom siyaseti’ birleştiğinde, karşı tarafı ikna etmeye yönelik mantık yürütmekten çok, ‘kendi kitlesine ne kadar sert ve ne kadar ‘saf’ göründüğünün’ daha fazla ödüllendirildiğini söylüyor.
골드, hem ‘워크(ilerici) kanadın aşırı ucunda’ hem de ‘aşırı sağın belli bölümlerinde’ benzer bir kalıp tespit ettiğini dile getiriyor. Bu gruplar, karşı tarafı ikna etmekten çok, onu daha uzaklaştırarak kendi ‘ideolojik saflıklarını’ teyit etmeye odaklanıyor. Ona göre bu, klasik anlamda bir ‘컬트 kültürü’. Bu tür yapılarda uzlaşma, tartışma ve fikir düzeltme ‘bozulma’ olarak algılanıyor; önemli olan dışarıdakilerin anlaması değil, içerdekilerin birbirlerinin kimliğini ve sadakatini onaylaması.
Online siyasi söylem de bu yapının etkisini doğrudan taşıyor. Sayıca az ama çok gürültülü aşırı uç gruplar, sosyal medya ve yorum alanlarını fiilen ele geçirirken, gerçekte daha kalabalık ama sessiz olan ‘karma görüşlü çoğunluğun’ sesi yansımıyor. Böylece toplum yalnızca iki ucun sesini duyar hale geliyor; ortada yer alan insanlar ise giderek suskunlaşıyor.
골드’un vardığı sonuç, “Bu kısır döngüden nasıl çıkabiliriz?” sorusuna dayanıyor. Kesin ve eksiksiz bir çözüm sunduğunu iddia etmiyor ama birkaç asgari koşul öneriyor. İlk olarak, hem içerik üreticilerinin hem de izleyicilerin ‘algoritmanın nasıl çalıştığını’ anlaması gerekiyor. ‘Popülerlik’ ve ‘görünürlük’ her şeyin yerini almamalı; izleyici de neyi neden tıkladığını bilinçli şekilde sorgulamalı. İkinci olarak, karşıt görüşteki insanlarla kurulan diyaloğu ‘hemen ikna etmek ya da kazanmaya çalışmak’ üzerine kurmaktansa, önce karşımızdakinin gerekçelerini ve duygularını sakin şekilde dinlemeyi denemek gerektiğini vurguluyor.
Son olarak, inanç ve ideolojik bağlılık ne kadar güçlüyse, ‘kendi kendine şüphe duyabileceğin bir alan’ bırakmanın o kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Kendi bakış açısını düzenli olarak yoklamak ve gerektiğinde bazı kısımlarını revize etmek, zayıflık değil ‘olgun düşünmenin’ işareti. 골드’un ‘aşırılığın karşı kutbu’ olarak gördüğü şey tam da bu: ‘Eleştiri kabul edebilen esneklik’ ve ‘karşı tarafla diyaloğu sürdürme ısrarı’.
Algoritmalar, ekonomik teşvikler ve uçlaşmış siyasi kültürün birleştiği bugünün internet ortamında böyle bir tavır her geçen gün daha da nadir hale geliyor. Ancak 골드’a göre tam da bu yüzden, ‘진정성 있는 대화’ ve ‘yapıcı eleştiri’yi korumaya yönelik çaba, şu anda her zamankinden daha hayati.
Yorum 0