Back to top
  • 공유 Paylaş
  • 인쇄 Yazdır
  • 글자크기 Yazı tipi Boyutu
URL kopyalandı.

JP Morgan CEO’su Dimon: Aşırı Kaldıraç Kriz Getirir, ‘Kale Gibi Bilanço’ Krizde Fırsat Yaratır

JP Morgan CEO’su Dimon: Aşırı Kaldıraç Kriz Getirir, ‘Kale Gibi Bilanço’ Krizde Fırsat Yaratır / Tokenpost

JP Morgan Chase(JPM) Başkanı Jamie Dimon, finans kuruluşları için ‘risk kültürü’ ve *stres testi*nin hayati önemini bir kez daha vurguladı. Dimon’a göre, *aşırı kaldıraç* ile şişirilen büyüme stratejileri tarihsel olarak hep krize yol açtı ve sadece *en kötü senaryoyu* esas alan muhafazakâr risk yönetimi, bankaların ve genel olarak finans sisteminin *istikrarını* ve ‘hayatta kalma’ şansını güvence altına alabilir. *yorum: Buradaki mesaj, kripto borsaları ve kredi protokolleri için de bire bir geçerli.*

Kendi kariyer deneyimine atıf yapan Dimon, finansal hizmetler sektöründe risk yönetiminin doğrudan yönetimin başarısını belirleyen ana unsur olduğunu söylüyor. Kısa vadeli kâr uğruna saldırgan kaldıraç kullanmak yerine, *yeterli sermaye* ve *güçlü likidite* ile desteklenen ‘*kaleye benzeyen(fortress) bilanço*’ yaklaşımını uzun vadeli ayakta kalmanın ön koşulu olarak tanımlıyor. Dimon, 2006’dan itibaren JP Morgan Chase’in(JPM) risk yapısını rakiplerinden farklılaştırdığını, bu yaklaşımın da 2008 küresel finans krizinde belirleyici rol oynadığını hatırlatıyor.

Dimon’a göre bir bankanın *risk kültürü*, sadece yasalara uyumdan ibaret değil; üst yönetimin riski nasıl anladığı ve karar süreçlerine nasıl yansıttığıyla ilgili. “Bir bankanın performansını ve istikrarını anlamak istiyorsanız, önce riskine bakmanız gerekir” diyen Dimon, kredi, alım satım, birleşme ve satın almalar gibi tüm alanlarda “kârın nereden geldiği ve bu kârın arkasında hangi risklerin saklı olduğu”nun yönetim tarafından gerçek zamanlı izlenmesi gerektiğini savunuyor. Sağlam bir risk kültürü varsa, konjonktür değişip şoklar yaşandığında kurum paniğe kapılmadan önceden hazırlanmış ilke ve senaryolara göre hareket edebilir; risk bilincinin zayıf olduğu yapılarda ise iyi dönemde parlıyor görünen yüksek getiriler, döngü terse döndüğünde yıkıcı zararlara dönüşebiliyor.

Dimon, bankacılıktaki risk yönetimini “*riske doğru fiyat biçme* sanatı” olarak tarif ediyor. Kredi, şirket tahvili veya yapılandırılmış ürün fark etmeksizin, her enstrümanda olası sonuç senaryolarını hesaplamak, beklenebilecek zarar seviyelerini tahmin etmek ve buna göre faiz, komisyon ve karşılık(‘rezerv’) ayarlamak gerektiğini vurguluyor. Amaç riskten tamamen kaçmak değil; üstlenilen risk karşılığında ne kadar getiri istendiğini netleştirmek ve bu getirinin olası kayıpları karşılamaya yetip yetmediğini sorgulamak. Dimon, geçmişte bazı bankaların düşük sermaye oranları ve yetersiz karşılıklarla agresif kredi genişlemesine gittiklerini, ardından kârlılıklarının keskin biçimde bozulduğunu veya “yapısal olarak para kaybeden bir modele” sürüklendiklerini hatırlatıyor. Özellikle *kredi işinin*, tek bir resesyonda bile yılların birikmiş kârını silebilecek kadar hassas olduğunu belirterek, “kredi işlerinde her zaman ekstra dikkatli olmak gerekir” çizgisini koruduğunu söylüyor.

Dimon, *stres testleri*ni bu çerçevede ana risk yönetim aracı olarak konumluyor. Yönetim kuruluna düzenli olarak “ekonomi resesyona girerse kredi tarafında ne kadar kayıp yaşayabiliriz” sorusunu, farklı senaryolara göre sayısallaştırılmış biçimde sunduğunu ifade ediyor. Bu değerlendirmelerde, sadece kâr-zarar tablosu değil; *sermaye yeterliliği*, *likidite tamponu* ve *piyasa güveni*nin de birlikte test edilmesi gerektiğini belirtiyor. Böyle önleyici kontroller sayesinde, ekonomi yavaşlama fazına geçtiğinde beklenen aralık içinde kalan kayıplar yönetilebilir oluyor; yönetim, uzun vadeli stratejiden sapmadan krizi idare edecek manevra alanı bulabiliyor. Dimon, stres testlerini “yaklaşan resesyonlara ve piyasa şoklarına karşı bankanın *dayanıklılığını* önceden ölçmenin en somut yolu” olarak tanımlıyor.

Finansal hizmetler sektöründe *‘en kötü senaryoyu varsayan planlama’*nın şart olduğunu söyleyen Dimon, stres testlerinin sadece düzenleyici kurumlara raporlama için yapılmadığını, özellikle yüksek getirili tahviller gibi *yüksek riskli varlık sınıflarında*, “gerçekten uç bir senaryo oluştuğunda bile portföy dayanabiliyor mu?” sorusuna yanıt verdiğini vurguluyor. Ona göre kötü senaryoları kurgulamanın amacı korku pompalamak değil; “aşırı şoklar gelse de şirketin faaliyetlerini sürdürmesini ve müşterilerini desteklemeye devam edebilmesini sağlamak”. Bir kurum ancak bu dayanıklılıktan emin olduğunda, *uzun vadeli büyüme stratejisini* istikrarlı biçimde sürdürebiliyor.

Dimon, finans piyasalarının tarihsel döngülerine dikkat çekerek, “tarih kendini birebir tekrar etmese de sık sık kafiyeli ilerliyor” ifadesini kullanıyor. Bu döngülerin merkezinde ise hemen her seferinde *aşırı kaldıraç* ve *aşırı risk iştahı* bulunduğunu söylüyor. Belli dönemlerde manşete çıkan olağanüstü getirilerin çoğunda, arka planda yüksek kaldıraç ve karmaşık risk yapılarının yer aldığına işaret ediyor. Örneğin bir dönemde hisse senetlerinin bir yıl %20, ertesi yıl %30 daha düşerek zirveden neredeyse %90’a yakın değer kaybettiği bir süreci hatırlatıyor; o dönemde “bu kez farklı” anlayışıyla yüksek kaldıraç kullanan yatırımcıların, döngü tersine dönünce ağır kayıplarla karşı karşıya kaldığını aktarıyor. Bu tarihsel tecrübeye dayanarak Dimon, bugünkü finans ve *kripto* piyasalarında da *kaldıraç* ve *risk sinyallerinin* çok yakından izlenmesi gerektiğini savunuyor.

Dimon’un ‘*kaleye benzeyen(fortress) bilanço*’ tanımı ise salt büyük aktif toplamına sahip olmayı ifade etmiyor. Onun gözünde gerçek bir ‘kaleye benzeyen bilanço’nun temel şartları *gerçekçi kâr marjları*, *sağlam müşteri tabanı*, *ihtiyatlı muhasebe* ve *yeterli likidite ile sermaye tamponu*. Yani parıltılı yapılandırılmış ürünlere veya tek seferlik işlemlere dayanan kısa süreli kazançlar yerine, güçlü müşteri ilişkileri ve *tekrarlanabilir iş modelleri* üzerinden elde edilen, sürdürülebilir gelirler ön planda olmalı. Dimon, bir bankanın kriz döneminde ayakta kalabilmesi için nakit ve nakde yakın varlıklar ile sermaye tamponlarının yeterli olması gerektiğini, muhasebe varsayımlarında da iyimserlik yerine temkinli yaklaşımların tercih edilmesinin şart olduğunu belirtiyor. Bu standardı karşılayan bilançoların, sistemik şok dönemlerinde bile olağan faaliyetlerini ve müşteri desteğini sürdürme ihtimalinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

2007 öncesinde bazı bankaların özkaynak kârlılığı(ROE) %30’lara varan oranlarda ‘şov yaptığını’ hatırlatan Dimon, o dönemde piyasanın gözdesi olan birçok kurumun 2008 krizinin ardından iflas ettiğini veya ağır yeniden yapılandırmalara gittiğini hatırlatıyor. Yüksek getirilerin arkasındaki temel unsur, *aşırı kaldıraç* ve agresif varlık pozisyonlarıydı; döngü tersine dönünce bu yapıların çoğu ayakta kalamadı. Dimon, JP Morgan Chase’in(JPM) bu tür stratejilere kapılmadığı için krizde sadece ayakta kalmakla kalmayıp, ortaya çıkan fırsatları da değerlendirebildiği görüşünde. Ona göre yüksek kaldıraçla beslenen getiriler, kısa vadede “göz alıcı sonuçlar” yaratabilir; ancak uzun vadede kurumun *varlık riskini(existential risk)* büyüttüğü için özellikle kaçınılması gereken bir yaklaşım.

Birleşme ve satın almalar(M&A) tarafında ise Dimon, JP Morgan ile Bank One’ın birleşmesini örnek göstererek, *marka değeri*nin tek başına belirleyici unsur olmadığını söylüyor. Görüşmelere hazırlanırken “marka değeri için ekstra fiyat ödemediklerini” belirten Dimon, bir anlaşmanın sadece hikâyesi veya marka cazibesi nedeniyle yapılmaması gerektiğini vurguluyor. Ona göre başarılı bir M&A için üç temel koşul var: Birincisi, iki şirketin iş yapısı ve gelir modellerinin mantıklı biçimde bütünleşmesini sağlayan *iş mantığı*. İkincisi, entegrasyonu gerçekçi şekilde hayata geçirebilecek *uygulama kapasitesi*. Üçüncüsü ise, riskler ve olası sinerjiler hesaba katıldıktan sonra kalan *makul fiyat*. Bu unsurların eksik olduğu işlemler, ne kadar güçlü marka ve anlatı ile sunulursa sunulsun, Dimon’un bakış açısına göre uzun vadede ‘başarısız’ hanesine yazılma ihtimali yüksek.

Dimon, 2006’da JP Morgan Chase’in(JPM) risk stratejisinin diğer büyük bankalardan “temelden farklı” olduğunu anlatıyor. O dönemde olası bir krizi hesaba katarak likiditeyi *stoklamaya* başladığını, kaldıraç bağımlılığını azaltacak şekilde riskli varlık kalemlerini ve yapılarını temizlediğini söylüyor. Yeni kontrol mekanizmaları devreye alınırken, kaldıraçla kâr üretmeye dayalı modellerin fiilen sürdürülemez hale getirildiğini ekliyor. Bu yaklaşım kısa vadeli kârlar açısından cazip görünmemiş olabilir; ancak 2008 krizi patladığında JP Morgan Chase, görece güçlü sermaye, likidite ve risk profili sayesinde savunmada kalabildi. Aynı zamanda Bear Stearns ve Washington Mutual(WaMu) gibi kurumların satın alınmasıyla “kriz içindeki fırsatları” değerlendirip ölçeğini büyüterek, bugün küresel ölçekte *sistemik öneme sahip banka* konumuna yükseldi.

Dimon’un altını çizdiği temel nokta net: Finans kurumlarındaki *risk kültürü* ve *stres testleri*, yalnızca düzenleyicilerin zorunlu tuttuğu formlar değil; doğrudan bankanın *hayatta kalmasını* ve *uzun vadeli rekabet gücünü* belirleyen altyapı unsurları. Tarih boyunca aşırı kaldıraç ve ölçüsüz risk iştahı, tekrar tekrar büyük krizlere neden oldu; bu tuzağı bilinçli şekilde reddeden az sayıda kurum ise kriz sonrasında piyasaya yön veren aktörlere dönüştü. Bugünün *finans ve kripto piyasalarında* da bu ders geçerliliğini koruyor. Yatırımcıların ve yöneticilerin, sadece getirilere değil; *risk yapısı*, *sermaye tamponları* ve *likidite gücü*ne en az o kadar dikkat kesilmesi gereken bir dönemden geçildiği açık.

<Telif hakkı ⓒ TokenPost, yetkisiz çoğaltma ve yeniden dağıtım yasaktır >

Popüler

Diğer ilgili makaleler

Yorum 0

Yorum ipuçları

Harika bir makale. Takip talep etme. Mükemmel bir analiz.

0/1000

Yorum ipuçları

Harika bir makale. Takip talep etme. Mükemmel bir analiz.
1