급변en tüketici teknolojilerinde bir sonraki rekabet alanı, artık ‘neye tıkladığın’dan çok ‘ne istediğin’ etrafında şekilleniyor. Meta’nın(META) baş teknoloji sorumlusu Andrew Bosworth(Andrew Bosworth), önümüzdeki 10 yılı belirleyecek üç ana kavramı ‘niyet (intent) temelli etkileşim’, ‘AR(artırılmış gerçeklik) gözlükleri’ ve ‘sorun çözücü AI’ olarak öne çıkarıyor. Ona göre akıllı telefon merkezli bugünlü yapı, yavaş yavaş ‘daha sürükleyici(molipim) bir bilgisayar deneyimine’ doğru kayıyor.
Bosworth, Meta Reality Labs’in başındaki isim olarak verdiği bu röportajda, gelecek nesil tüketici teknolojilerinin nasıl tasarlanması gerektiğine dair net bir çerçeve çiziyor. AI, donanım ve kullanıcı arayüzü(UI) alanlarının birbirini besleyerek nasıl evrildiğini anlatırken, özellikle Ray-Ban Meta akıllı gözlüklerin ‘smart glasses’tan ‘AI gözlüğe’ doğru geçirdiği dönüşümü örnek gösteriyor ve bu değişimin arkasındaki anlamı detaylandırıyor.
Bosworth’un en çok üzerinde durduğu kırılma, ‘girdi(input) biçimi’. Ona göre *“bir sonraki nesil tüketici teknolojisi, dokunma ve kaydırma üzerine değil, ‘niyet(intent)’ üzerine kurulacak.”* Bugün kullanıcılar bir şey yapmak için uygulama açıyor, menü buluyor, butonlara basıyor. Önümüzdeki dönemdeyse cihazların, *“kullanıcının ne yapmak istediğini önceden anlayıp”* buna göre hareket ettiği bir düzenin öne çıkacağı görüşünde.
Bu dönüşüm için iki temel ayak gerekiyor. İlki; beyin dalgası, bakış yönü, jestler ve ses gibi çok farklı sinyalleri hassas biçimde okuyabilen gelişmiş donanım. İkincisi ise bu sinyalleri ‘kullanıcı niyeti’ne doğru çevirebilen güçlü AI modelleri. Bosworth, yapay zekânın bağlamı anlama konusunda *“beklenenden çok daha hızlı”* ilerlediğini vurguluyor ve bunu yeni nesil arayüzler için ana motor olarak görüyor. Bu sayede ‘çok daha doğal ve sürtünmesiz’ bir deneyim yaratılabileceğini, asıl rekabetin de *“kimin kullanıcı niyetini daha isabetli okuyup en uygun geri bildirimi sağlayacağı”* noktasında yaşanacağını savunuyor.
İçerik tüketiminin de bu süreçte ciddi biçimde değişeceği öngörülüyor. Bosworth, önümüzdeki 10 yıl içinde *“içeriği yalnızca telefon ekranında değil, çok daha farklı biçimlerde görüş alanımıza çağıracağımızı”* ve burada AR gözlüklerin güçlü bir aday olduğunu söylüyor. Ona göre gelecek; tek bir cihazdan çok bir ‘spektrum’. Üst segment, yüksek performanslı cihazlardan daha erişilebilir kitle ürünlerine kadar farklı katmanların yan yana durduğu, ama hepsinin ortak paydada ‘gerçek mekân üzerine dijital bilgi bindiren sürükleyici(molipim) bilişim’ modeline yöneldiği bir düzen. Bu da haberi, videoyu, oyunu ve sosyal medyayı ‘her an açıkmış’ gibi yaşayacağımız; AR gözlüklerin ise eller serbest, doğal etkileşimli bir ana platforma dönüşebileceği bir gelecek tasviri.
Yapay zekâ tarafında Bosworth’un altını çizdiği nokta, bu dalganın eski teknoloji balonlarından ayrıştığı. Şu anki AI araçlarının; metin yazımından kod üretimine, görsel düzenlemeden çeviri ve arama yardımcılığına kadar ‘dokunulabilir(real) problemleri gerçekten çözdüğünü’ belirtiyor. AI’nın *tüm* sorunları çözmediğini ve beraberinde yenilerini de getirdiğini kabul ediyor, fakat “gerçek faydanın çok net olması nedeniyle bu ilginin kolay kolay sönmeyeceğini” savunuyor. Ona göre bu dalga geçici bir moda değil, tüketici teknolojisinde arayüzü ve iş modellerini ‘temelden yeniden kurma’ fırsatı.
Bu yeni etkileşim biçimini hayata geçirmek ise hem donanım hem de deneyim tasarımı açısından zorlu. Bosworth, Ray-Ban Meta projesini hatırlatıp; *“olağanüstü şeyler yapabilen, aynı zamanda şık görünen, hafif ve makul fiyatlı bir donanımı bir araya getirmek daha önce yoktu”* diyor. Ancak asıl kritik vurgusu, yalnızca cihaz yapmanın ‘yarım iş’ olduğu. Kullanıcının *“bunu nasıl kullanırsa doğal hissedeceğini”* anlamasını sağlayan kullanıcı deneyimi tasarımının eşit derecede zorunlu olduğunu, yeni girdi yöntemlerinden ekran düzenine, geri bildirim yapısından hata sonrası toparlanma senaryolarına kadar her ayrıntının baştan ele alınması gerektiğini söylüyor. Bu süreçte insanın algı ve psikolojisinin de tasarımın parçası olması şart. Bosworth’a göre bu iki zorlu dağı birlikte aşabilen ekipler, sadece ‘demo’ değil, gündelik hayatta tekrar tekrar kullanılan gerçek platformlar yaratabilecek.
Burada AI, bir tür ‘niyet çevirmeni’ rolüyle öne çıkıyor. Bosworth, şu an elimizdeki AI seviyesinin *“iki yıl önceki beklentisinin çok ötesine, çok daha hızlı ulaştığını”* ve bunun Meta için büyük bir şans olduğunu ifade ediyor. Güncel modeller; metin, ses, görsel ve bağlamsal bilgiyi birlikte alıp kullanıcının aslında ne yapmak istediğini çıkarabilecek noktaya yaklaşıyor. Örneğin *“Bu dokümanı toparlayıp ekibe gönder”* dediğinizde, tek tek hangi uygulamanın açılacağı, ne format kullanılacağı, kime nasıl iletileceği gibi detayları sizin belirtmenize gerek kalmadan, AI’nın bağlam içinden bu kararı alıp süreci yürüttüğü bir deneyimden söz ediyor. Böyle bir yapıda *“cihaz kullanmayı öğrenme süresinin”* ciddi biçimde düşeceğini öngörüyor.
Bu tablo, tasarımcı ve geliştiricilerin rolünü de dönüştürüyor. Klasik anlamda ekran düzeni ve buton konumu kadar, artık ‘AI’nın kullanıcı niyetini nasıl anlayacağı ve nasıl cevap vereceği’ de tasarım konusu haline geliyor. Bosworth, AI’yı bu açıdan ‘etkileşim tasarımını bir üst seviyeye taşıyacak temel araç’ olarak yorumluyor.
Ray-Ban Meta’nın geçirdiği dönüşüm bu vizyonu somutlaştırıyor. Meta ile Ray-Ban’in birlikte geliştirdiği model, ilk başta bir *‘smart glasses’* projesiydi: Kamera, mikrofon ve hoparlörle fotoğraf çeken, müzik dinleten, telefon görüşmesi yaptıran bir gözlük hedeflenmişti. Ancak süreç içinde AI hızla gelişince, aynı form faktör içinde bir ‘AI asistan’ barındırma zemini oluştu. Bosworth, *“Çıkış noktamız akıllı gözlüktü ama form, işlem gücü ve sensör seti zaten hazır olduğu için, doğal biçimde AI gözlüğe evrildi”* diyor. Bugün Ray-Ban Meta; sadece kamera taşıyan bir gözlük olmaktan çıkıp, çevreye bakarken soracağınız sorulara anında yanıt veren, duruma göre rehberlik sunan, kısacası ‘başınıza taktığınız bir AI terminali’ne dönüşmüş durumda. Bosworth bunu, “AI ile donanımın birleştiğinde tüketici ürününün karakterinin ne kadar hızlı değişebileceğini gösteren örnek vaka” olarak tanımlıyor.
Tüm bunlara rağmen, akıllı telefonun kısa vadeli konumu Bosworth’a göre sarsılmayacak kadar güçlü. *“Önümüzdeki 5 yıllık bir ufukta, telefonun egemenliğini kaybettiği bir tabloyu hayal etmek zor”* diyor. Bunun nedeni; telefonların günlük yaşam, iş, ödeme, kimlik doğrulama ve eğlenceye kadar her alana derinlemesine yerleşmiş olması ve devasa uygulama ekosistemiyle ‘varsayılan cihaz’ statüsünü pekiştirmesi. Bu yüzden AR gözlükler ve diğer giyilebilir cihazların en azından orta vadede telefonla birlikte var olacağı, yeni cihazların önce ‘telefonu tamamlayan yardımcı cihaz’ rolüyle benimseneceği tahmin ediliyor.
Meta’nın geçmişte yaşadığı bazı başarısızlıklar da bu çerçevede ders niteliğinde. Bosworth, *“Dokunmatik ekran dışı giriş yöntemleriyle denemeler yaptığımızda, web’de çok başarılı olan ürünlerin birebir aynı deneyimle yeni ortama uymadığını gördük”* diyerek, ‘web’de başarılı UX’in başka platformlara aynen taşınamayacağı’ gerçeğini hatırlatıyor. Mobilde öne çıkan uygulamaların çoğunun, o platformun varsayımlarına göre sıfırdan ‘yerel (native) deneyim’ olarak tasarlandığını; buton boyutundan kaydırma davranışına, bildirim akışından arka plan çalışma düzenine kadar her detayın cihazın doğasına ve kullanıcı alışkanlıklarına göre ayarlandığını vurguluyor. Bu mantığın AR gözlükler ve diğer gelecek nesil cihazlar için de geçerli olduğunu, yalnızca mevcut uygulama arayüzlerini 3D alana yansıtmanın kalıcı değer üretmeyeceğini; ‘mekânsal (spatial) bilişim’i merkeze alarak baştan tasarlanmış servislerin asıl farkı yaratacağını savunuyor.
Bosworth’un en radikal tespitlerinden biri, AI’nın mevcut ‘uygulama merkezli modeli’ kökten değiştirebileceği yönünde. Bugüne kadar kullanıcı, her iş için doğru uygulamayı seçip açmak, sonra içerdeki menülerde gezinmek zorundaydı. Bosworth ise *“Artık hangi uygulamayı açacağımdan da sorumlu olmak istemiyorum”* diyerek bu işleyişin sonuna gelinmekte olabileceğini ima ediyor. Gelişmiş AI sayesinde kullanıcılar, sadece *“ne yapmak istediklerini”* söyleyip gerisini sisteme bırakabilecek. Örneğin *“Akşam yemeği randevumu ayarla ve ekibe gruptan ilet”* dendiğinde, AI takvim, mesajlaşma ve e-posta gibi farklı hizmetler arasında gezinip işi bitirebilecek. Bu senaryoda kullanıcı, tek tek uygulama arayüzleriyle uğraşmak yerine, niyetini AI üzerinden iletmeye odaklanıyor. Böyle bir dünyada uygulamalar, ekranın ön yüzünde parlayan ana unsurlar olmaktan çıkıp, AI’nın arka planda çağırdığı fonksiyonel ‘modüller’e dönüşebilir. Bosworth, bunun AI’nın sadece arayüzü değil, tüm hizmet mimarisini yeniden düzenleyebileceğini gösterdiğini düşünüyor.
Genel tabloyu topladığımızda, önümüzdeki 10 yılın tüketici teknolojisinde üç ana eksen öne çıkıyor: *‘sürükleyici(molipim) bilişim’, ‘niyet temelli etkileşim’ ve ‘sorun çözücü AI’*. AR gözlük gibi yeni form faktörler, içerik tüketme ve etkileşim yöntemimizi dönüştürürken; AI kullanıcı niyetini okuyup bu deneyimi doğal biçimde birleştiren yapıştırıcı rolünü üstleniyor. Buna karşın, akıllı telefonun yerini bir anda alan dramatik bir kopuştan ziyade, farklı cihazların yan yana var olduğu ve gündelik hayatı adım adım dönüştüren daha kademeli bir geçiş olasılığı ağır basıyor. Donanım tasarımı, kullanıcı deneyimi ve AI’nın anlama yeteneği eksenlerinde kimlerin en olgun çözümleri ortaya koyacağı, önümüzdeki dönemde teknoloji şirketlerinin kaderini belirleyecek temel ‘yarış hattı’ olarak öne çıkıyor.
Yorum 0