Kripto odaklı haber formatına göre bu metni şöyle yeniden yazabilirim:
---
Veronique de Rugy’nin yorumuna göre ‘리버테리언리즘’ ve ‘고전적 자유주의’ çoğu zaman ‘무정부주의’ ile karıştırılıyor olsa da, aslında devletin tamamen ortadan kalkmasını savunmuyor. George Mason Üniversitesi’ndeki Mercatus Center’da çalışan de Rugy, ‘devleti tanıyan 리버테리언’ yaklaşımı ile uç, marjinal yorumlar arasında net bir ayrım yapmak gerektiğini vurguluyor. Ona göre ‘고전적 자유주의’, devletin varlığını kabul ederken, ‘devletin ayak izini’ en aza indirmeye odaklanan bir perspektif. Yani vergi toplama ve hukuk düzenini sağlama gibi temel fonksiyonlar kabul ediliyor, ancak bunun ‘öngörülebilir’ ve ‘hesap verebilir’ bir ‘asgari devlet’ çerçevesinde kalması gerektiği savunuluyor. ‘Bireysel özgürlük’ merkezde dururken, kurumsal çerçeve ve kurallarla toplumun geneli için refah üretebilen bir yapı kurulması hedefleniyor.
Bu çerçevede 리버테리언리즘 ve 고전적 자유주의, ‘bireyin özgürlüğü’ ve ‘küçük devlet’ ilkelerinde buluşuyor; ancak devlet müdahalesinin ne ölçüde meşru olduğu noktasında yorumlar ayrışıyor. De Rugy, 리버테리언리즘’in ‘tüm devlet fonksiyonlarını yok etmeyi’ amaçlayan radikal bir doktrin gibi sunulmasının ‘yanlış okuma’ olduğunu belirtiyor. ‘yorum: Bu ayrım, kripto piyasalarında da “devlet tamamen dışarıda kalsın” söylemiyle, asgari regülasyonu savunan kesimler arasındaki farkı anlamak açısından önemli.’
De Rugy’nin en sert eleştirilerinden biri, ABD sosyal güvenlik sistemi ‘Social Security’ye yöneliyor. Ona göre bu sistem ‘nesiller arası transfer’ mantığına dayanıyor ve bugünkü işgücünün ödediği vergilerle önceki neslin emekli maaşları finanse ediliyor. Böylece genç nesiller giderek artan bir yükün altına giriyor. Ancak kendisi sosyal güvenliğin tamamen ‘kaldırılması’ndan yana değil. Tam tersine, sistemin ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘etkinlik’ açısından köklü biçimde yenilenmesini savunuyor. Temel argümanı, sosyal güvenliğin devam etmesi isteniyorsa, mutlaka ‘mali açıdan taşıyıcı’ bir yapıya kavuşturulması gerektiği yönünde. ABD’deki güncel tartışmalar da bu eksende ilerliyor: Fonların tükenmesi endişesi büyürken, nesiller arası adalet ve uzun vadeli finansman modeli nasıl revize edileceği tartışılıyor. De Rugy, mevcut yapının olduğu gibi bırakılmasının ‘gelecek nesiller adına en sert karar’ anlamına geldiğini düşünüyor.
Maliye politikası alanında ise kendini sadece ‘vergi indirimlerini destekleyen’ biri olarak tanımlamıyor. ‘Küçük devlet’ yanlısı olsa da, harcamalar frenlenmeden sadece ‘vergi kesintisine’ yüklenmenin uzun vadede işlemeyeceğini söylüyor. Çünkü vergi gelirleri azalırken devlet harcamaları hızla genişlerse, aradaki fark zorunlu olarak ‘borç’ ve ‘bütçe açığı’ ile kapanıyor. Kendisinin verdiği rakamlar, ABD federal harcamalarındaki şişmeyi çarpıcı biçimde gösteriyor. De Rugy, ‘Cato Enstitüsü’nde görev yaptığı dönemde federal harcamaların 1,8 trilyon dolar civarında olduğunu, bugün ise 7 trilyon dolar seviyesine çıktığını aktarıyor. Yeni refah programları ve sürekli artan kamu taahhütleri, ‘devletin temel boyutunu’ kalıcı olarak büyütmüş durumda. De Rugy, ‘sağlam maliye politikası’ için ‘vergi indirimi’ ile ‘harcama kesintisinin’ birlikte düşünülmesi gerektiğini, sadece vergi oranlarını düşürüp harcama reformunu ertelemenin, ileride daha ağır vergi artışları, enflasyon ya da düşük büyüme olarak geri dönebileceği uyarısında bulunuyor.
Küreselleşme ve ticaret konusundaki algı değişimi de de Rugy’nin ana gündemlerinden. Son dönemde ABD siyasetinde ve kamuoyunda ‘pozitif toplam(positive sum)’ anlayışının zayıfladığını, buna karşılık ‘sıfır toplam(zero sum)’ bakış açısının öne çıktığını söylüyor. ‘Göçmen gelirse benim işimi alır’, ‘dış ticaret artarsa içeridekiler kaybeder’ mantığı bunun tipik örneği. Oysa ekonomi teorisinin temel fikri, ‘karşılıklı değişim yoluyla tarafların birlikte kazanabileceği’ yönünde. De Rugy’ye göre serbest ticaret karşıtlığı, korumacılığın yükselmesi, göç kısıtlamaları gibi eğilimlerin arkasında, ‘benim kazancım başkasının kaybı pahasına olabilir’ düşüncesi yatıyor. Bu zihniyet değişimi, sadece psikolojik bir dalgalanma değil; ülkelerin ticaret politikalarından küresel tedarik zincirlerine, çok taraflı ticaret sistemine verilen siyasi desteğe kadar pek çok alanda etkili oluyor ve küreselleşmenin hızını, yönünü geriye çeken bir baskı yaratıyor.
De Rugy, 1990’ların sonu ile 2000’lerin başındaki ‘pro-ticaret küreselleşmesi’ dönemini kritik bir kırılma noktası olarak görüyor. Dünyanın pek çok bölgesinde gümrük vergilerinin düştüğü, serbest ticaret anlaşmalarının yaygınlaştığı bu dönemde, küresel yoksulluk oranı ‘tarihsel olarak en hızlı’ biçimde geriledi. Dünya Bankası ve diğer uluslararası kuruluşların verileri, aşırı yoksulluk oranındaki sert düşüşün genellikle ticaretin genişlediği döneme denk geldiğini gösteriyor. De Rugy, bunun ‘açıklık ve ticaretin insanların hayatını somut olarak nasıl dönüştürdüğünü’ ortaya koyan net bir örnek olduğunu savunuyor. Kısa vadede bazı sektör ve çalışan gruplarının negatif etkilenmesi mümkün olsa da, uzun vadede ‘gelişmekte olan ülkelerin büyümesi’, ‘teknoloji yayılımı’ ve ‘mal fiyatlarında düşüş’ üzerinden küresel refah düzeyinin yükseldiğini belirtiyor. Buna rağmen günümüzdeki siyasi söylemlerde küreselleşmenin faydalarından çok ‘maliyet ve riskler’ konuşuluyor. De Rugy, bu ortamda ‘küreselleşmenin başarısının’ sistematik biçimde küçümsendiğini, geçmiş verilere bakarak bugünkü ticaret ve dışa açılma politikalarını yeniden tartışmak gerektiğini düşünüyor.
ABD iç siyasetinde sık sık gündeme gelen ‘ekonomik gerileme’ söylemine de itiraz ediyor. Gelir artışının yavaşlaması, hayat pahalılığı, imalat sanayi istihdamındaki düşüş gibi faktörler yüzünden pek çok Amerikalı, ‘eskisinden daha kötü durumda’ olduğunu düşünüyor. Ancak de Rugy, refah, yoksulluk ve yaşam standardına dair çok sayıda göstergeyi yan yana koyduğunda, ABD’nin uzun vadede hâlâ ‘iyileşme trendinde’ olduğunu belirtiyor. Yoksulluk oranlarının geçmişe kıyasla düştüğünü, sağlık, eğitim ve teknolojiye erişimin genişlediğini hatırlatıyor. Eşitsizlik ve yapısal sorunların varlığını reddetmiyor; fakat bu sorunları gerekçe gösterip tüm tabloyu ‘çöküş’ olarak tanımlamanın abartılı olduğunu savunuyor. Ona göre siyaset ve medya tarafından sürekli beslenen ‘kriz anlatısı’, politika tercihlerini de zehirliyor. Ekonomi sanki çökmenin eşiğindeymiş gibi bir algı yaygınlaştıkça, duygusal korumacılık ve kısa vadeli ‘popülist’ adımların eli güçleniyor. De Rugy, tam da bu anlarda ‘veri ve istatistik temelli, soğukkanlı analiz’in öneminin arttığını vurguluyor.
Son olarak de Rugy, 리버테리언리즘 etrafındaki yaygın yanlış anlamalara dikkat çekiyor. Ona göre bu düşünce dünyasının içinde, ‘devlet rolünü mümkün olduğunca azaltmak isteyen’ yaklaşımlardan, ‘önemli ölçüde devlet işlevini kabul eden 고전적 자유주의’ yorumlarına kadar geniş bir yelpaze var. Buna karşın dışarıdan bakıldığında çoğu zaman ‘tek ve aşırı uç’ bir ideolojiymiş gibi etiketleniyor. Hem 리버테리언리즘 hem 고전적 자유주의, ‘bireysel özgürlük’, ‘piyasa rekabeti’ ve ‘sınırlı devlet gücü’nü önemsiyor; fakat devletin nerede duracağı, sosyal güvenlik ağı ve refah politikalarının çerçevesi, regülasyon tasarımı gibi başlıklarda farklı iç tartışmalar var. De Rugy, bu iç çeşitliliğin 리버테리언리즘’i gerçekten anlamak için ‘kilit’ olduğunu düşünüyor. ‘Devleti topyekûn reddeden’ veya ‘hayattan kopuk radikal teori’ gibi klişelerden çıkıp, somut politika alanlarında ‘özgürlük’, ‘sorumluluk’ ve ‘devlet rolü’ dengesinin nasıl kurulmak istendiğine bakmak gerektiğini söylüyor. ‘yorum: Bu tartışmalar, kripto para piyasalarında regülasyon, vergilendirme, sermaye hareketleri ve sınır ötesi ticaretin geleceğini anlamak açısından da kritik bir arka plan sunuyor.’
Yorum 0