Back to top
  • 공유 Paylaş
  • 인쇄 Yazdır
  • 글자크기 Yazı tipi Boyutu
URL kopyalandı.

ABD-Çin nadir toprak rekabetinde yeni perde: ‘şeyl devrimi’ benzeri mineral inovasyonu kapıda

ABD-Çin nadir toprak rekabetinde yeni perde: ‘şeyl devrimi’ benzeri mineral inovasyonu kapıda / Tokenpost

ABD ile Çin arasındaki ‘stratejik mineraller’ rekabeti, artık sadece güvenlik ve tedarik zinciri meselesi olmaktan çıkıp doğrudan bir ‘teknoloji ve inovasyon yarışı’na dönüşüyor. Özellikle nadir toprak elementleri (rare earths) tarafında Çin’e aşırı bağımlılık, ABD için giderek büyüyen bir ‘ulusal güvenlik’ ve ‘tedarik zinciri kırılganlığı’ riski olarak öne çıkıyor. Çin, devlet öncülüğünde yürüttüğü uzun vadeli stratejiyle nadir toprak ekosistemini baştan sona kurarken, ABD tarafında ise çevre düzenlemeleri, yüksek maliyetler ve zayıflayan sanayi altyapısı nedeniyle rekabet gücü ciddi şekilde gerilemiş durumda. Bununla birlikte, yeni ‘malzeme tasarımı’, atık geri dönüşümü ve ‘miktar yerine iz seviyesinde hedefli madencilik’ gibi teknolojilerin ticarileşmesi halinde, ‘şeyl devrimi’ne benzer bir ‘minerallerde paradigma değişimi’ yaşanabileceği de konuşuluyor.

Amerikan Dış İlişkiler Konseyi(CFR) bünyesinde ‘jeopolitik ve jeoekonomi’ alanında çalışan uzman Heidi Crebo-Rediker, yakın tarihli bir söyleşide “Çin, stratejik mineraller ve nadir toprak elementleri tedarik zincirini elinde tutuyor. Eğer Çin bir gün ihracatı tamamen keserse, savunma sanayiinden ileri teknoloji üretimine kadar çok geniş bir alanda ciddi sorunlar yaşanır” diyerek, bu bağımlılığın başlı başına ‘ABD’nin çekirdek güvenlik riski’ olduğunu vurguladı. Dışişleri Bakanlığı’nda ilk başekonomist olarak görev yapan ve iki dışişleri bakanına danışmanlık yapan Crebo-Rediker, son yıllarda özellikle stratejik mineraller ve ABD’nin nadir toprak rekabetçiliği üzerine yoğunlaşıyor.

Çin’in bugünkü hakimiyetini ‘şans’ ya da ‘doğal kaynak zenginliği’ ile açıklamak mümkün değil. Crebo-Rediker’e göre bu tablo, “en baştan tasarlanmış bir sanayi politikasının sonucu”. Pekin yönetimi, onlarca yıl önce nadir toprak elementlerini ‘stratejik sektör’ ilan etti ve maden çıkarma–rafine etme–malzeme ve parça üretimi–nihai ürün zincirinin tamamını ülke içinde, sıkı şekilde entegre olacak biçimde inşa etti. Devlet kontrollü dev yatırımlar, kapsamlı sübvansiyonlar ve gerektiğinde devreye giren ihracat kontrolleri ile Çin, fiili olarak küresel standartları belirleyen oyuncu konumuna geldi. Crebo-Rediker, “Çin bu pazarı ele geçirmeye en baştan ‘karar verdi’ ve o karara göre tüm ekosistemi baştan tasarladı. Devlet şirketleri kısa vadede kâr baskısı altında olmadıkları için, özel sektörün altından kalkamayacağı ölçekte ve maliyette yatırımları üstlenebiliyor” diyerek, bu modelin Çin’e ‘yapısal avantaj’ sağladığını anlatıyor.

ABD ise bir dönem dünya madenciliğinin baş aktörlerinden biriyken, çevresel etkiler, sıkı regülasyon, yerel toplulukların tepkisi, yüksek işçilik ve iş güvenliği maliyetleri gibi nedenlerle hızla geri çekildi. Crebo-Rediker, “Uzun yıllar boyunca Çin’in o ‘kirli ve zor işleri’ üstlenmesine sessizce razı olduk. Sonuçta ABD topraklarında kayda değer nadir toprak rezervleri olmasına rağmen, fiili tedarik zinciri neredeyse tamamen Çin’e bağlı, çarpık bir yapı oluştu” diye özetliyor.

Bu tarihsel rota, ABD’nin bugün hangi adımları atabileceğini de sınırlıyor. Crebo-Rediker, ‘daha çok maden açıp daha ucuza işleme’ üzerinden yürüyen doğrudan bir hacim ve maliyet yarışının ABD için gerçekçi olmadığını savunuyor. “Çin ölçek ve maliyet konusunda, ayrıca devlet şirketleri ve sübvansiyonlar sayesinde çok farklı bir ligde oynuyor. ABD’nin bu modeli kopyalaması ne ekonomik ne de politik olarak mümkün” tespitini yapıyor. Bu nedenle ‘doğrudan miktar yarışı’ yerine, ‘teknoloji ve yapı üzerinden dolaylı rekabet’ öneriyor: tedarik zincirini çeşitlendirmek için müttefiklerle daha sıkı iş birliği, belirli minerallere bağımlılığı düşürecek malzeme inovasyonları, atıklardan ekonomik olarak geri kazanım gibi alanlar öne çıkıyor. Yani mesele, sadece yeni madenler açmak değil; ‘nadir toprak ve stratejik mineraller etrafındaki tüm endüstriyel ekosistemi yeniden tasarlamak’.

ABD içinde nadir toprak üretimini artırmanın önünde ise üçlü bir bariyer var: çevre, maliyet ve politika. Nadir toprak madenciliği ve rafinerisi, çoğu zaman toprak ve su kirliliği ile radyoaktif atık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Uzun yıllar Çin’e bağımlılığın arka planında, bu çevresel yükü fiilen ‘yurt dışına ihraç etmiş’ olmanın da yattığı açıkça konuşulur hale geldi. Öte yandan işçilik, çevre standartları ve altyapı giderleri hesaba katıldığında, ABD’de üretim maliyetlerinin Çin’e kıyasla yüksek kalması kaçınılmaz. Yeni maden veya rafineri tesisleri ise çoğu zaman yerel toplulukların itirazları, izin süreçlerindeki gecikmeler ve siyasi tartışmalarla karşılaşıyor. Crebo-Rediker, “Bu sektörü yeniden inşa etmek istiyorsak, istihdam, çevre, yerel ekonomi ve ulusal güvenlik arasında çok zor ‘takaslar’ı açık açık konuşmak zorundayız” diyor.

Çin’in hakimiyetine karşı ABD’nin elindeki en önemli kartlardan biri ise ‘malzeme inovasyonu’. Crebo-Rediker, özellikle mıknatıs gibi kritik bileşenlerde kullanılan tasarım yaklaşımlarının hızla değiştiğini, ‘malzeme tasarımı(material design)’ odaklı çözümlerle nadir toprak kullanımının ciddi ölçüde azaltılabildiğini belirtiyor. Bu sayede, aynı performansı çok daha az nadir toprak kullanarak, hatta bazı alanlarda tamamen farklı elementlerle sağlamak mümkün olabilecek. ABD merkezli Niron Magnetics gibi şirketler, nadir toprağa bağımlılığı en aza indiren ya da tamamen ikame etmeyi hedefleyen yeni nesil mıknatıs teknolojilerini ticarileştirme aşamasına taşıdı. Eğer elektrikli araç motorları, rüzgâr türbinleri ve akıllı cihazlar gibi alanlarda nadir toprak kullanımını kayda değer ölçüde aşağı çekmek mümkün olursa, stratejik kırılganlık da aynı oranda hafifleyebilir. Bu değişimin, uzun vadede yarı iletkenlerden bataryalara ve yapay zeka altyapısına kadar ‘ileri üretim’ ekosisteminin tamamında hissedileceği öngörülüyor.

‘Atık’ kavramının da bu bağlamda yeniden tanımlandığı bir eşikten geçiliyor. Geleneksel olarak sadece maliyet ve çevre yükü olarak görülen atıklar; maden artıklarından endüstriyel cürufa ve elektronik hurdaya kadar, aslında azımsanmayacak miktarda nadir toprak ve stratejik mineral içeriyor. Bu elementleri ekonomik şekilde geri kazanmayı mümkün kılan teknolojiler ise son yıllarda hızla olgunlaşıyor. Crebo-Rediker, “Artık atığı sadece ‘yükümlülük’ değil, potansiyel olarak ‘ABD’nin bir sonraki madeni’ olarak görmeliyiz” diyerek, doğru politika, yatırım ve inovasyon kombinasyonu ile atıklardan geri kazanılan kaynakların, tedarik zincirinin anlamlı bir parçasına dönüşebileceğini savunuyor. Bu yaklaşım, yeni maden projelerinin beraberinde getirdiği çevresel tartışmaları azaltırken, iç üretimi artırmak için de önemli bir köprü rolü oynayabilir.

Bir diğer çarpıcı gelişme ise ‘iz seviyesinde hedefli madencilik’ olarak da özetlenebilecek yeni ayıklama teknolojileri. Crebo-Rediker, belirli nadir toprak elementlerini çok düşük yoğunluklarda bile seçici şekilde ayırabilen protein temelli teknolojilerin ticari kullanıma yaklaştığını, bu yaklaşımın madencilik ve rafineri süreçlerinin maliyet ve çevre profilini kökten değiştirme potansiyeli taşıdığını söylüyor. Bu yöntem, belirli elementlere yüksek bağlanma yeteneği olan protein veya biyomoleküller kullanarak, karışık cevher ya da atık akışlarından sadece hedeflenen elementi çekip çıkarma fikrine dayanıyor. Böylece geleneksel kimyasal süreçlere kıyasla enerji ve kimyasal sarfiyatı azalırken, geri kazanım oranları da önemli ölçüde artırılabiliyor. Crebo-Rediker bu tür gelişmeler için “Bu yalnızca bir süreç optimizasyonu değil, ‘madenciliğin tanımını’ değiştirebilecek devrimsel bir sıçrama” yorumunu yapıyor.

Bütün bu teknoloji hamlelerini, Crebo-Rediker “şeyl devrimi öncesi enerji piyasasına” benzetiyor. O dönem hidrolik çatlatma ve yatay sondajın ticarileşmesi, birkaç yıl içinde ABD’nin enerji manzarasını baştan aşağı değiştirmişti. Nadir toprak ve stratejik mineraller alanında da benzer bir ‘eşik’ anına yaklaşıldığı düşünülüyor. Crebo-Rediker, “Şu anda bu teknolojilerde belirgin bir dönüm noktası üzerindeyiz. Bir kez o ‘anahtar’ çevrildiğinde, bugün ‘kıt’ görülen birçok kaynak, bir anda ‘bol’ sayılabilecek bir çerçevede yeniden tanımlanabilir” değerlendirmesini yapıyor. Böyle bir dönüşüm, tedarik zinciri risklerini azaltmanın ötesinde, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji ve ileri üretim genelinde maliyet ve rekabet dinamiklerini de radikal biçimde etkileyebilir.

Çin’in mevcut üstünlüğünün temel dayanaklarından biri ise ‘devlet şirketleri’ sistemi olmaya devam ediyor. Bu yapı sayesinde Pekin, küresel nadir toprak piyasasında uzun süreli fiyat ve hacim savaşını göğüsleyebilecek bir mali esnekliğe sahip. Crebo-Rediker, “Çin devlet şirketleri için kârlılık birincil baskı unsuru değil. Bu da dünyanın dört bir yanında maden satın alırken veya rafineri kurarken çok daha agresif davranabilmelerine imkân tanıyor” diyor. ABD’nin ise bu modeli bire bir taklit etmesi mümkün değil. Bu nedenle ‘müttefiklerle derin iş birliği, özel sektör inovasyonu ve devletin akıllı teşvikleri’ni bir araya getiren ‘çok katmanlı bir strateji’ öneriyor. Avustralya, Kanada, Avrupa ve Afrika ile tedarik zinciri ortaklıkları; özel sermayeyi çekmek için finansal ve vergisel teşvikler; Ar-Ge’yi hızlandıracak kamu politikaları bu çerçevenin parçaları arasında. Aynı zamanda, nadir toprak kullanımını azaltan ya da ikame eden teknolojilere öncülük edilmesi, Çin ile doğrudan ‘miktar üzerinden yarış’mak yerine ‘kullanım yapısını dönüştürerek’ oyunun kurallarını değiştirmeyi hedefliyor.

Sonuçta stratejik mineraller alanındaki rekabet, giderek ‘kim daha çok çıkarıyor?’ sorusundan ‘kim daha verimli, daha temiz ve daha akıllı kullanıyor?’ sorusuna evriliyor. ABD, nadir toprak ve stratejik minerallerdeki Çin bağımlılığını ciddi bir güvenlik riski olarak görse de, Pekin’in devlet kapitalizmine dayalı modeline aynı koşullarda karşılık verebilecek durumda değil. Crebo-Rediker’in çerçevesi, üç ana eksende özetlenebilir: tedarik zinciri çeşitlendirmeye dönük uluslararası iş birliği, nadir toprak kullanımını aşağı çeken malzeme ve tasarım inovasyonları, atık ve iz seviyesinde hedefli teknolojiler üzerinden yeni bir kaynak modeli kurmak. Çin’in bugünkü hakimiyeti kısa vadede sarsılmayacak gibi görünse de, ABD ve müttefikleri ‘teknoloji ve yapı’ alanında niteliksel bir dönüşüm yaratabilirse, oyunun sahası tamamen yeniden çizilebilir. Stratejik mineraller piyasası, basit bir ‘çıkarma yarışı’ndan, ‘daha az kullanarak daha fazlasını kim elde edebilecek?’ sorusuna dayalı, verimlilik ve sürdürülebilirlik odaklı bir oyuna dönüşürken, önümüzdeki dönemde izlenecek politika ve teknoloji rotası hiç olmadığı kadar belirleyici olacak.

<Telif hakkı ⓒ TokenPost, yetkisiz çoğaltma ve yeniden dağıtım yasaktır >

Popüler

Diğer ilgili makaleler

Baş makale

Base, OP Stack’ten Ayrılıyor: Optimism(OP) için Superchain Gelir Şoku ve Model Krizi

Ethereum(ETH) Vakfı 2026 Protokol Yol Haritasını Açıkladı: Gas Limiti 100 Milyon Hedefi, Hesap Soyutlama ve L1 Güvenlik Atağı

Aptos(APT), yüksek enflasyondan performansa bağlı deflasyonist tokenomik modele geçiyor

Ripple(XRP) için kritik dönemeç: Enflasyon verileri ve uzun vadeli destekler yeni trendin yönünü belirleyecek

Yorum 0

Yorum ipuçları

Harika bir makale. Takip talep etme. Mükemmel bir analiz.

0/1000

Yorum ipuçları

Harika bir makale. Takip talep etme. Mükemmel bir analiz.
1